Değişim hayatın her alanında kaçınılmaz bir şekilde yaşanıyor. Konu teknoloji olunca değişimin hızına ayak uydurmak daha zorlaşıyor. Bir zamanların efsane tarayıcısı olan Internet Explorer da, çağa ayak uyduramadığı gerekçesiyle kullanıcılar tarafından bırakılmıştı. Ancak son zamanlarda Internet Explorer çıkardığı yepyeni versiyonuyla tamamen değiştiğini söylüyor.
''www.explorerdegisincebenben.com'' adında bir blog açan Internet Explorer, geçmişte eleştiri yağmuruna tutulduğu eski versiyonlarıyla bizzat kendisi dalga geçiyor. Yeni IE10’un eskisiyle alakası olmadığının altını çiziyor.
Bu değişim, blog’da pek çok görsel ve video ile anlatılıyor. Özellikle, 90’ların ünlü yıldızları ile Vine’ı buluşturan videolar bir başka dikkat çekiyor. Bu videolarda yıldızlar eski şarkılarından birer bölüm söylüyor, ardından da ‘’#explorerdegisincebenben’’ hashtag’ini gösteriyorlar. Videoları izlerken insanlar, özellikle 90’larda çocuk olanlar zamanın çok hızlı geçtiğini anlıyor. İzleyenler, kendi değişimlerini #explorerdegisincebenben etiketiyle Twitter’da paylaşmaya başlamışlar bile.
www.explorerdegisinceben.com
Bir bumads advertorial içeriğidir.
15 Temmuz 2013 Pazartesi
12 Mayıs 2013 Pazar
BİR TEĞMENİN AŞK HİKAYESİ 9 - (31 Temmuz 1950)
Nahide’den mektup
aldım. Tabii terane ve seyrini takip eden satırlardan sonra hayatında büyük
uçurumlar yaratan çok acı bir hakikatle karşılaştım. O çocukken meçhulüm olan
sebeplerle anne ve babasını kaybetmiş. Beni ilk gördüğü günden beri her şeyi
ile bana taparcasına bağlanmış beni de kendisine sevdirmiş bulunuyor. Beynimden
vurulmuşa döndüm. İmtihana girdim. Ve ne soruldu ne cevap verdim bilmiyorum.
Büyük ve içinden çıkılmaz bir sürpriz ile başbaşaydım. Ne düşünebiliyor ne
karar verebiliyordum. Bana açtığın aile sırrını ancak ve yalnız Rıdvan’a açmak
mecburiyetinde idim. Zira bu hadisenin halli üzerine onun da fikrini istiyordu.
Başkasına hiçbir suretle açmayacağıma yemin ediyorum. Ancak onunla evlenmek icap
ettiği zaman gerçeği resmen ispat etmek elbette ki lüzumlu olacaktır. Onu
kurtarmayı düşünüyorum. Fakat ne olurdu benim de şu anda kimsem olmasaydı.
Niçin aldın? Niçin yaptın? Bunu mu aldın soruları ile karşılaşmasaydım. Tamamen
yalnız ve müstakil olsaydım. Hiç kimseyi tanıyıp bilmeseydim. Bütün varımı ve
istikbalimi uğruna feda etmekten çekinmeyecektim. Evlenmek, hayatın ta kendisi
olan evlenmek denilen nesneyi bugüne kadar düşünmemiştim. Nahide’yi almaya
kalkışırsam birçok düşünce ve ideallerimi baltalamış olacağım. Gençliğim,
hayatım birçok şartlara bağlanacaktır.
Bunlar bir tarafa
bıraksak bile annesi ve babası niçin nerede nasıl ölmüşler? Kimdirler? Neci
idiler? Öldükleri vakit neleri vardı? Hangi şartlar altında yaşıyorlardı? Başka
çocukları var mıydı, malları ne oldu? Nahide kimin üzerine ne suretle kayıtlıdır?
Babası memur idi ise makamı, subay idi ise rütbesi neydi? …
Bunları bilmek
verilecek karara esas teşkil edecektir. Onun bana sadık kalacağına bana intibak
edeceğine her şeyime katlanacağına zevkinden fedakârlık yaparak çalışıp
ilerlememe yardım edeceğine vazifelerimde güçlük çıkarmayacağına emin olarak
bütün maddi ve manevi menfaatlerimden vazgeçmeyi göze alabilirim. Eğer muğlâk
ve muammalı vaziyetini daha önce bilseydim ahdım olsun ki ona daha başka türlü
muamele edecek ve belki ilk tanışmadan sonra bir daha ona gitmeyecektim. Heyhat
ki olan olmuş ve bu seviyeye gelmiştir. Çıkacak yol, ya muazzam fedakârlık
isteyen evlenme vaadi için evet! … veya vicdan azabı celbeden menfi cevap
olarak hayır! ... demek olacaktır. Bugün için her ikisi de korkunç ve müthiş.
2 Ağustos 1950 tarihli
mektup ile devam edecek…
22 Nisan 2013 Pazartesi
Her Zaman Okuduğunuz Hürriyet'i Şimdi İzleyin
Hürriyet TV şimdi yayında.
Hürriyet TV’yi ziyaret edenler, aradıkları her şeyi artık tek tıkla seyredebilecekler. Hürriyet TV, zengin haber içeriğinin yanı sıra konusunda uzman isimlerle gerçekleştirdiği programlarla da dopdolu.
Hürriyet TV’de Berza Şimşek’ten günün mutlaka görülmesi gereken haberlerini izleyip usta gazeteci Sedat Ergin’den haftanın yorumunu alabilirsiniz. Üstelik gündemin özetini, Metehan Demir, 3 dakikada sizin için yorumluyor.
Burcunuzdaki yeni gelişmeleri merak ettiğinizde ise Susan Miller ile yıldızlara bakabilir, Sebla Kutsal ile dilediğiniz zaman, kültür ve sanat dünyasında keyifli bir yolculuğa çıkabilirsiniz.
Uğur Cebeci ise sivil havacılığın geldiği son noktayı size Kokpit’ten anlatıyor.
Magazinden spora, eğlenceden ekonomiye hepsi ve daha fazlası, sürekli güncellenen Hürriyet TV’de sizi bekliyor.
Bir bumads advertorial içeriğidir.
Hürriyet TV’yi ziyaret edenler, aradıkları her şeyi artık tek tıkla seyredebilecekler. Hürriyet TV, zengin haber içeriğinin yanı sıra konusunda uzman isimlerle gerçekleştirdiği programlarla da dopdolu.
Hürriyet TV’de Berza Şimşek’ten günün mutlaka görülmesi gereken haberlerini izleyip usta gazeteci Sedat Ergin’den haftanın yorumunu alabilirsiniz. Üstelik gündemin özetini, Metehan Demir, 3 dakikada sizin için yorumluyor.
Burcunuzdaki yeni gelişmeleri merak ettiğinizde ise Susan Miller ile yıldızlara bakabilir, Sebla Kutsal ile dilediğiniz zaman, kültür ve sanat dünyasında keyifli bir yolculuğa çıkabilirsiniz.
Uğur Cebeci ise sivil havacılığın geldiği son noktayı size Kokpit’ten anlatıyor.
Magazinden spora, eğlenceden ekonomiye hepsi ve daha fazlası, sürekli güncellenen Hürriyet TV’de sizi bekliyor.
Bir bumads advertorial içeriğidir.
22 Şubat 2013 Cuma
İKİ SATIRLA
Gönül kırmak olmadı hiçbir zaman gayemiz,
Yegâne arzumuz; yüreklerde yükselsin payemiz.
İsa GÜNERUZ
Yegâne arzumuz; yüreklerde yükselsin payemiz.
İsa GÜNERUZ
18 Şubat 2013 Pazartesi
YABANCI
Uzun zaman
oldu tek satır yazmayalı, bir şeyleri anlatmaya çalışmayalı. Sıkılmışım sanırım
süslü cümleler kurmaktan daha doğrusu kurmaya çalışmaktan. Anlattığım özünde
hep insanlar ya, sıkılmışım süslü insanlardan. Anladım ki boşa konuşur boşa
yazarmışım bunca zamandır.
Ne oldu da
bugün birkaç satır, birkaç paragraf daha eklemeye yeltendin zamanın içine
derseniz şöyle anlatayım:
Hep derim ki
ben yalandan, hileden, riyadan uzakta bir yabancıya anlatmalıyım kendimi,
hayatı, var olan ne varsa hepsini. Benim için bir şey yapsın diye değil, öylece
dinlesin sonra kalkalım ikimiz de tek kelime söylemeden ters yönlere gidelim.
Bir daha görmeyelim birbirimizi. İnsan tanımadığı insana üzülecek kadar eşref-i
mahlûkat olmaktan da çıkalı çok oldu ya, üzülmesin bana ya da bir başkasına.
Ben bu yabancıyı hep andım hep gelsin hep karşılaşalım istedim, bekledim ama
gelmedi...
Şimdi size
bir sır vereyim mi? Umudu kestim demeyi hiç sevmem ama tam umudu kesmişken birden,
hiç beklenmedik bir anda çıka geldi o yabancı. Hikâye bu ya tam ben anlatmaya
başlayacakken yabancı benden daha hızlı davrandı. Ben ona anlatıp ters yöne koşar
adım gitmeye niyetlenmişken o anlatmaya başladı. Birden silindi sanki hafızam
gitmek istediğim ters yön yok oldu sanki; tek bir yön vardı ve sadece ikimiz
vardık...
Anlattı
yabancı; gitmekten gitmelerden bahsetti. Hani vardır ya (olmasa ne iyi olur)
insafsızca, sebepsiz, yok yere gitmeler, benim dilimin ucundaydı o anlattı.
Sonra dedi ki güvenemem ben artık kimseye yapma diyemedim çünkü ben de
güvenemiyorum ki kimseye, sahi o demese ben diyecektim ben kimseye güvenemem ki
diye. Canım çok yandı benim dedi yabancı; canında yangın dinmeyen birine. Bir
sürü şey anlattı, bu neden böyle oldu şunu neden yaptı...bir sürü şey işte.
Anlam veremiyordu yabancı, tüm bu olanlara. Bense şaşkındım, hiç tanımadığım
bir insanı dinliyor, hak veriyor, davranışlarına, gözlerine hayranlıkla şaşkın
şaşkın bakıyordum ve çok daha ilginç olanı o anlattıkça içimde hiç tanımadığım görmediğim
birine karşı dağ be dağ kızgınlık büyütüyordum.
Ses tonu
daha önce duyduğum herhangi bir tonda değildi. Gözleri bahara ulaşmanın
mutluluğunda yemyeşil uçsuz bucaksız bir tarla gibiydi; insanın ben burada
ömrümü geçiririm dediği cinsten. Sade bir gülüşü vardı abartısız kahkahasız.
Samimiydi. Birileri çok uğraşmış belli ki samimiyetini güvenini sevgisini
zedelemeye ama o sarılmış kendine, ayakta ve sağlam duruyordu.
Hoş geldin
yabancı, biliyorum belki bana değil bu gelişin ama zamanın içinde var olduğunu
gösterdin. Hoş geldin zamanımın içine. Ben birine anlatmayı hayal ederken
dinlemekmiş dermanım; öğrendim sayende.
Hoş geldin
dermanım…
Hoş
geldin gizli yanım…
Yangınım,
yananım hoş geldin…
İsa GÜNERUZ
18 Aralık 2012 Salı
ULUCANLAR CEZAEVİ
Bu yazı
tamamen içimden geçenler, paylaşmak istediklerim ve telefonumun kalitesiz
kamerası ile çektiğim sanat açısından madara, manevi anlamda da bir o kadar
yukarıda fotoğraflardan ibarettir.
Ulucanlar Cezaevi
müzeye çevrildiği günden beri oraya gitmek görmek istemiştim. İki adımlık yol
olmasına rağmen bir türlü gidip görme fırsatını bulamamıştım. Bugün gittim.
Gördüm. Dışarıda yağmur yağıyordu, hızlı adımlarla girdim “müzenin” kapısından
içeri. Giriş için gişeye para ödedikten sonra yine hızlı adımlarla devam ettim.
İlk
koridorda üç dört adım kadar ilerledim geri döndüm. Sonra tekrar ilerledim.
Adımlarım titredi nefesim kesik kesik bir hale girdi. Yürüdüm koridordan ve
karış karış her yerini gezdim cezaevinin. Evet, karış karış gezdim ama
anlatamam karış karış. İçim ürperdi; hangi sokaktan geçtim hangi odalara girdim
bilmiyorum. Bülent Ecevit'in, Necip Fazıl'ın, Erdal Eren’in, Deniz Gezmiş'in
geçtiği yollardan geçmenin ürpertisini yaşadım. "Geçtiği yollar"dan
geçmenin ne zor olduğunu anlamaya çalışmak yordu aklımı. Orada solcu değildim
sağcı değildim dindar değildim ateist değildim. Orada insandım ben. Gözlerim
doldu burnumun direği sızladı. O şimdi "yapay" olan haykırışları
duydum bir daha gözüm doldu. Koğuşun içindeki prangayı gördüm bir daha gözüm
doldu, o maket fareyi gördüm bir daha doldu gözüm... Girdim o
"zindan"lardan birine dokundum duvara bir daha doldu gözüm. Fonda
Selda Bağcan çalıyordu "bugün görüş günüdür dost kardeş bir arada"
diyordu. Baktım görüş odasına sevgiyi hapsetmişlerdi camların demir
parmaklıkların ardına. Değildi dost kardeş bir arada...
Sevgisini
kazımıştı gencecik canlar duvarlara, girdikdikleri çıktıkları tarihleri
kazımışlardı. Yan yanaydı mutfakları ve tuvaletleri, yan yanaydı
zulüm ve merhamet.
"Hilton"dan
Ankara'ya baktım demir parmaklıklar ardından; yağmur yağıyordu...
Ve
"küçük" bir anı: İnsan boyundan kısa olan hamam kapısından ben
çıkarken babasının elinden tutmuş küçük bir çocuk oraya giriyordu; önce beni
görmedi, ben kapıdan çıkınca birden sıçradı yerinden, gözlerinde
"küçük" bir çocuğun "büyük" korkusu vardı. Başını okşadım
"ah be koca adam sen benden korktuysan..." dedim ve sustum... Sustum
yürüdüm çıktım cezaevinden; geldiğim gibi hızlı adımlarla.
Sustum.
Sustum...
Ve en çok
şunu merak ediyorum: O işkenceleri yapanlar mı yoksa o işkencelere maruz
kalanlar mı daha çok seviyordu vatanı? Ne saçma bir çıkmaz değil mi?
Görüşleri ne
olursa olsun, yaşamışlardı onlar, onları. Niyetim o ya da bu görüşün
doğruluğunu anlatmak değil. Niyetim "insan" gibi yaşama, yargılanma
ve ölme hakkını anlatmak.
Sizin için seçtiğim fotoğraflardan bazıları yukarıda bazıları ise şöyle.
Sağlıcakla kalın...
İsa GÜNERUZ
13 Aralık 2012 Perşembe
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















